Dün ve Bugün
Anlamaya çalışmak… Anlamak ve anlamadığı halde kafa yormak… Anlatabilmenin imkansızlığı kıskacında mahsur kalmak… İşte son 10 gündür bu duyguların girdabında dönüp duruyoruz. Gezi Parkı adıyla mottolaşan olaylarla birçoğumuzun duygu dünyasında zelzeleler yaşanıyor.
Bu günlerde ülkemizde garip bir rüzgar esiyor, estiriliyor. Başımızı çevirip 1960 Menderes’li yıllara baktığımızda göreceğimiz kareler aslında bugün için üzerinde konuşulması gereken ciddi ayrıntılar saklamakta. Elbette ki her olay, olgu ve oluş kendi zaman mekan bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Lakin bazı şeyler vardır ki onlar hiçbir zaman değişmez. Öfke, her zaman her yerde aynıdır. Haset ha keza, sevgi ha keza, özlem ha keza… Habil için Kabil ne hissettiyse bugün aynı hisleri yaşayanlar var.
Evet bir başbakan asıldı bu ülkede. Sosyal bir hukuk sistemine sahip, demokratik bir cumhuriyette bir başbakan onu sevenlerin gözleri önünde fütursuzca asıldı.
Asılan kişi, milletinin kalbinde taht kurmuş bir başbakandı. Asılan kişi, onda nezaketin daha bir hoş durduğu kibar bir insandı… Nasıl olur da böyle bir lider aylarca eziyet görüp ardından asılabiliyordu. Bu yaşanan meşum hadiseyi iyi analiz etmek lazım. Menderes’in idamını bu millet tüm yönleriyle ve tüm teferruatıyla doğru kaynaklardan bilgi alarak iyi bilmelidir. Çünkü onu idam eden zihniyet tahtaların arasına yumurtasını her zaman bırakır, bırakacaktır. Günün birinde olur ki bu ülkenin ışıkları sönerse, demokrasi aşıklarına yeni darağaçları hazırlayıp, kan emmeye devam edeceklerdir. Ağır mı konuştum? Kesinlikle söylenebilecek en latif üslup budur darbe heveslisi biri için…
Emekli asker Memduh Eren, uluslararası güçlerin 27 Mayıs darbesindeki rollerini şöyle anlatıyor:
“Yurt dışında bir takım bağlantılar olmazsa darbenin başarı şansı yok. 27 Mayıs’ı düşünün. Başta Cemal Gürsel olmak üzere, Nasır Zeytinoğlu ve Agahi Şen, hepsi de evrensel örgütlerle bağlantılıdır. (..) Biz bu evrensel örgütlere karşı çıktığımız için işkence gördük.” Sadece bu paragrafla anlıyoruz ki bir darbe sadece iç dinamiklerle değil kesinlikle uluslararası yapılanmaların da sahne oyunlarıyla hazırlanabilir. Gel gelelim 27 Mayıs’taki sahne oyunlarına…
Doç. Dr. Süleyman İnan, bir makalesinde o kadar net bir biçimde o günleri anlatıyor ki sizlerle bir bölümünü paylaşmak isterim.
‘’İntiharın, inancı gereği “büyük günah” olduğunu biliyor olmalıydı ama çektiği ıstırap o denli büyüktü ki artık dayanamadı. Kendisi hakkında kararını daha baştan verdiğine inandığı mahkemeye hesap vermek yerine, Yaradan’ına hesap vermeyi tercih ettiği belliydi.(…) Biraz sonrasında, üzerine kefen giydirilip elleri arkadan bağlanınca, koluna giren iki zabitin onu nereye götürdüğünü anladı. Artık metanet zamanıydı. Dahası mahkeme süresince belli edemediği için dostlarınca bile eleştirildiği o sağlam duruşu şimdi göstermeliydi.’’
Adnan Menderesin idam edilmek üzere götürülürken ruh halini anlatıyor bu paragraf. Makalenin ileriki cümleleri ise daha net bir tablo çiziyor bizler için.
‘’Birazdan her şey, zaten sona erecekti: Onu alıkoyanların hakaretleri, alaycı bakışları, bağrışmaları, yuhalamaları… Ama içinde kor gibi bir acı vardı. Hiç mi sevilmemişti? (…) Eski yazıyla birkaç satır yazdı ve bıraktı. Şöyle başlıyordu veda mektubu: “Kimseye dargın değilim”. Hayret, bunca kedere rağmen bu nasıl engin gönüllülüktü? Mektubun orta yerinde de o çıplak gerçeği “idam edilmek için ortada hiçbir sebep yok” diyerek kendince haykırıyordu. “Yine de merhametim sizinledir” diye bitiyordu mektup. Sonra… Boynuna yağlı ilmek geçirildi. Bu esnada geriye doğru taranmış saçları hafif dağıldı. Gözlerini kapadı. Dudaklarında, dualar mırıldandı. Ve… İşte o fotoğraf hiç unutulmadı, unutulmayacaktı da…’’
Evet unutulmayacak… Bu ülkede bir başbakan bu şekilde idam edildi. Oysa daha tutuklanmadan önceki hafta 300 bin kişilik İzmir’de bir miting yapılmıştı. Hınca hınç dolmuştu İzmir Alsancak meydanı. Anadolu insanı için bu çelişki anlaşılır gibi değildi. Biliyordu siyaset ateşten bir gömlek… Ama böyle mi… Menderes’in takipçisi olduğunu söyleyen her lider şu sözleri gayet tabi biliyordur ‘’bizim iki gömleğimiz vardır; biri bayramlık diğeri idamlık’’… İdam sonrası çekilen fotoğrafa bakınca, Menderes’in göğsüne iliştirilen yaftada yazan şu ifadeler okunabiliyor; ‘’anayasayı ihlal ettiği…’’ Uyarlanmış bir trajedi yaşanmıştı o gün. Menderes’i ulusal ve uluslararası bir cunta devirmişti. Suçu sevilmekti…
Ama yine de soruyoruz… Her cevabın ardında yine bir soru saklı. Ama niye? Sanki cevapsız bir soruymuş gibi, verilen hiç bir cevap gönlümüzü tatmin edemiyor. Niye? Menderes’in tek parti diktasına doğru gittiği, meşruluktan yoksun tahkikat komisyonlarını kurdurduğu tarzında Ahmet Emin Yalman gibilerin basında icra ettiği iftira kampanyalarıyla cevap vermeye çalışanlar bile bir siyasi hata diye açıklasa da son kertede bir canın kastini açıklayamıyor, açıklayamazlar…
Menderes çok seviliyordu, çok tutuluyordu. Tam da bundan asıldı Menderes. O, birilerinden daha çok sevilmemeliydi. Bu milletin sevgisi, teveccühü bir suç olmuştu. O kadar ki, muhalifleri onun seçimle değil ancak bir darbeyle yıkılacağını düşünüyordu. Onu idam edenlerin amacı bir güç gösterisi yapmak değildi sadece. Menderes’in halk tarafından tutulması ve bir gün tekrar iktidara gelip kendilerinden hesap sormasından da korkuyorlardı. Menderes, sezdiği bu durumu son mektubunda da şu ifadelerle yazmıştı; “Benim diri halimden korkmanıza gerek yok. Şimdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes’in ölümü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.”
Bugün çok seviliyor diye asılan bir başbakanın idamı, Anadolu insanını tek noktada bir bütün haline getirebiliyor. Cunta mantığı ile demokrasiye inanmayan, demokrasi ile iktidara gelemeyen bir zihniyet söz konusu olduğu vakit, hangi siyasi görüşten olursa olsun bu millet mutlak manada mağdurun yanında oldu, olur, olacaktır. Menderes’i zamanın olağanüstü ortamının körüklediği rövanşist bir duygu astı. Kontrol edilemeyen öfke heyelanıydı Menderes’i idam eden. İdeolojik körlük şöyle dursun tam manasıyla birikmiş bir iktidar hasretinin öfkesiydi. Yusuf (a.s.)’un kardeşleri Yusuf’u hangi nedenle öldürmek istediyse adeta benzer bir sevgi kıskançlığının Kabil’in Habil’i öldürecek kadar öfkeye dönüşmüş biçimiydi o gün yaşananlar…
Bugün şu gerçeği unutmamak gerek; isimler değişebilir, siyasi partiler değişebilir, milletin vekilleri değişebilir ama bu milletin bizatihi kendi ve huyu hiçbir zaman ve zeminde değişmez. Refleksleri hep aynıdır… Buna göre düşün(e)meyen, yaşanan hadiseleri buna göre analiz ed(e)meyenlerin akıbetleri de değiş(e)meyecektir…

Gündemimiz
Üstü örtülü sır…
Uyumayan Pervane…
GÜN
Şehrin sefaleti…
İki yarım aydı kalbin…
Aziziye seslenişi
