Ateş Ağacı
Bir görev için kendi isteğimle çıktığım yolda tutunduğum ilk dal. Yola çıktığımda, yolun zorluklarını göze aldığımda karşıma çıkan ilk meyve… Samiha Ayverdi… Ateş Ağacı…
Geçen sene gördüğüm rüya diğer bir deyişle geçen seneki sorumluluğum: Bitirme tezi…
Tez konumu seçerken belirlediğim birkaç ismin içinde Samiha Ayverdi de vardı. Çeşitli elemelerden sonra hocamla birlikte Ayverdi’de karar kıldık. Tez vesilesiyle Ayverdi’yi derinlemesine tanımak istedim. Ertelenenler listesinde daha fazla kalmasını istemedim. Kitapların listesini çıkardım, ön araştırma yaptım ve seçtiğim ilk kitaptan başladım okumaya. Bu hafta da sizinle bu kitabı paylaşmak istedim. Daha evvel de dediğim gibi: Ateş Ağacı…
Kitap bizi Beşir Ayvazoğlu’nun kaleminden bir takdim ile karşılıyor. Birkaç cümleyle geçiştirilmemiş olan bu takdim Ayverdi ve eserleri hakkında önemli tespitler sunuyor. Bilgi birikimiyle dolu bir zihnin süzgecinden geçmiş bir Ayverdi… Ayvazoğlu şöyle diyor bir yerde: “Tanzimat’tan sonra aşkı klasik mesnevilerde ve halk hikâyelerinde işlendiği biçimiyle ele alan tek romancı Samiha Ayverdi’dir.”
Ateş ağacı bir roman. Olay örgüsü çok çetrefilli olmayan, olay örgüsünün labirentleri arasında sıkışmadığımız romanlardan. Olaydan çok bir düşünce romanı yani. Her sayfada karşımıza birçok düşünce kırıntıları çıkıyor. Sonunda bunlar o kadar birikiyor ki, elbette doyuyoruz…
Romanın dili birçoğumuza ağır gelebilecek nitelikte. Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin sıkça geçmesi dili biraz ağırlaştırmakta. Kubbealtı yayınları buna en güzel çözümü bularak hem kitabın özünü bozmamışlar hem de herkesin anlayacağı bir hale getirmişler. Kitapta her sayfanın altında bilinmemesi muhtemel kelimelerin günümüz Türkçesiyle karşılığı verilmiş.
Roman, kahraman anlatıcının bakış açısından sürüp gidiyor. Onun duygularına, tepkilerine yakından şahit oluyoruz. Kahramanımız Cemil’in duygu dünyası gerçekten de ilgilenmeye değer bir dünya… “Ara sıra üstüne başımı eğdiğim bu defterde, denizin suyunu içine sığdırmak isteyen bir kovanın akılsız zavallılığı var. Hâlbuki eğer ben yüreğimdeki tufanı dışa vuracak olsam, buna, değil o, bütün cihan sahife kesilse, gene yetmez, dolar, taşar ve dökülür…”
Cemil, zengin bir ailenin eğitim görmüş bir bireyi. Elde edebileceği birçok mevki, vakit geçirebileceği birçok eğlence ortamı varken hepsini elinin tersiyle itmiş bir kahraman. Yüksek mertebeleri bırakarak Bursa’da bir ilkokul öğretmeni olmayı seçiyor ve romanın asıl konusu da bu olayla birlikte başlıyor.
Önüne serilmiş olan imkânları bırakmak, dayatılanlardan sıyrılmak hiç kimse için kolay bir şey değildir. Buna engel olan ilk şey elbette ki nefistir. Cemil ise adeta nefsiyle başa çıkmaya çalışan bir savaşçı. “İçgüdülerin ve menfaatlerin esareti, bence en zalim, en kopmaz bir kementti. İnsan için her zorluğu yenmek, her bağı koparmak belki mümkün, fakat hayvanla müşterek olduğu duyguların boyunduruğundan çıkmak müşkül, pek müşküldü.”
Cemil’in her şeyden vazgeçmesi başta aile büyüğü olan amcasını oldukça kızdırıyor. Üstelik istemedikleri bir kızla evlenmesi her şeyin üzerine tuz biber oluyor. Tüm bunlar ancak birkaç sayfada geçmekte. Romandaki çatışma Cemil’le amcası ekseninde görünse de aslında Cemil’in bu hayata geçme ve etrafındakilerle uyum sağlama ekseninde…
Aşk… Her şeyin özü. Cemil’in gerçekten ulaşmak istediği şey. Tüm bayağılıklardan sıyrılabilmek ve aşkın içinde kaybolmak… Ne pahasına olursa olsun yönünü değiştirebilmek ve o yönde huzura ermek. “Ben dünyaya, kaybolan topunu aramaya gelmiş bir insanım; bu yolculukta, yokuşlara, hendeklere, uçurumlara, deniz ve dağlara tesadüf etmem tabii değil midir?”
Kitabın adı neden ‘Ateş Ağacı’? Ateşten bir ağacın ne manaya geldiğini bilmeyenler için kitabın sonralarına doğru Ayverdi bunu açıklıyor ve bu bölüm de bence kitabın en güzel kısımlarından biri haline geliyor. “Vadi-i Mukaddes’te Musa’ya, Allah’ın niçin ateş suretinde göründüğünü şimdi anlıyorum. Musa’nın o zaman ateşe ihtiyacı vardı. Zira doğurmak üzere olan zevcesine ateş lazımdı. Musa, karşıdan beliren ateşe doğru gittiği zaman, bunun bir ağaç, bir Ateş Ağacı olduğunu gördü ve ağacın: ‘Ben senin Allah’ınım’ dediğini duydu. Belki de Allah ona böylece talebi suretinde görünmeseydi, Musa oraya, bu kadar şevkle koşup gitmeyecekti.” Yazımı ve alıntımı olması gerekenden biraz daha fazla uzatacak olsa da bu paragrafın devamını da vermeyi uygun buluyorum, şöyle devam ediyor: “Bu hikmetin benim maceramla sıkı bir münasebeti var. Ben de büyük ve yıkıcı bir aşka şiddetle muhtaç olduğum gün, talebimi insan suretinde gizlenmiş görerek ona koştum ve atıldım. İşte bu hengâmededir ki insan aşkıyla Allah aşkını birbirine karıştırdım, bir bardak suyu denize döktüm.”
Olaylar, düşünceler, davranışlar hep bir çizgi üzerinde giderken bir konuk bazı değişikliklere kapı aralıyor: Juliette Maurain… Kitaptaki kıpırdanma onun Bursa’ya birkaç günlüğüne gelişiyle başlıyor. Okur da bunu zaten seziyor ama olayların nasıl yol alacağını kestiremiyor.
Juliette Maurain okura öncelikle Cemil’in nefret edip kaçtığı kadınlardan biriymiş gibi geliyor. Ama Maurain konuştukça aslında onun duygu dünyasının Cemil’e ne kadar yakın olduğu görülüyor. Olanlar karşısında Cemil’in nasıl bir tavır içine gireceğini ise Ateş Ağacı’nın dalına tutunmadan anlamayacaksınız…

AVUKAT ELMALI’YA RÜŞVET SORUŞTURMASI
AVUKAT ELMALI’YA RÜŞVET SORUŞTURMASI
KENE CAN ALMAYA DEVAM EDİYOR
ERZURUM BAŞKENT’E ULAŞAMIYOR!
ERZURUM’DA SU KESİNTİSİ
BİR BEBEĞİN YERİ ANNESİNİN YANIDIR
BOĞANIN SALDIRISINA UĞRADI
ERZURUM CHP’DE YENİ YÖNETİM BELLİ OLDU
