Erzurum Haber

“ÖNCE SÖZ VARDI…”

“ÖNCE SÖZ VARDI…”
603 Kez
30 Ekim 2012 - 12:10

“…Kelimeden önce de yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu…” diyor Oğuz Atay ünlü romanı Tutunamayanlar’da… (Bugünlerde her kafadan bu eserle ilgili uydurma alıntılar çıksa da değerini yitirmeyecek bir eserdir.)

Oğuz Atay’ın söylediklerinin ne kadarı doğru? Gerçekten de böyle mi başlayıp bitiyor hayat dediğimiz bilmece? Zaman zaman kelimelerimizle soluklanıp zaman zaman da yandık mı onlarla? Merhem olamadılar mı hiçbir şeye, acı vermekten başka?

Yalnızlık, insanın özünde olan en saklı duygudur. Çevresindekilerle ne kadar çok şey paylaşırsa paylaşsın, an gelir yorgun düşer… ‘Başka’larından… Kimi zaman kendi tercihidir bir odaya, bir şehre ya da içinin en kuytularına çekilmek… Kimi zaman ise ‘Başka’ları tarafından itilir en çıkmaza, hiç düşünülmeden, merak edilmeden… Kendi kendine yaşamaya çalışmanın zorluğunu duyar kalbinin derinliklerinde.

İşte tam bu sırada ortaya çıkar benliğimizdeki bir başka yapıtaşı… Kelimeler… Onlarla düşünmeye başlarız ilkin. Onlardan medet umarız ve tüm kızgınlığımızı, kırgınlığımızı, endişelerimizi onların içine aşılarız. Zamanla o kadar çoğalır ki aşılanan kelimeler, kullanma vaktinin gelmiş olduğunu anlarız.

Kaç zamandır heybemizde biriktirdiğimiz kelimelerimizi oturup kâğıda işleriz. Kelimeleri işledikçe rahatlarız biraz olsun, ya da öyle mi zannederiz? Sonunda hepsi kâğıda nakşolur. Beyin boşaldığını zanneder, bir süre rahatlamış olarak günlük hayatına dönmeye başlar.

Aradan biraz daha zaman geçer. İnsanoğlu bir de bakar ki heybesi tekrar doluvermiş. Yapması gerektiği şeyi bilir elbet, tecrübelidir. Sakince kâğıdını ve kelimelerini eline alır. Uzun uğraşlar sonucu onları da nakşeder. Dönüp bakmak istemez onlara, korkuyla bir yerlere sıkıştırır…

Hangi iş başladığı gibi devam etmiştir ki? Elbet bir kırılma noktası olacaktır hayatta. İnsan, en boğulduğu zamanda bir de bakar ki tüm aşılanmış kelimeleri geri gelmiş. Hepsi birden hücum etmiş kendisine. İşte o anda tüm kelimeleri yalnızlığında kaybolur ve insan da işte o zaman gerçek, samimi olur. Belki acısı en derine vuranlardan, belki de bu acıya çoktan talip olmuş o nadir insanlardan olur.

Yalnız insan; kelimeleriyle yatışır, sakinleşir, oyalanır, sevinir, üzülür… Kelimeleri ve nakşedecek kâğıdı az olanların vay haline…

Yalnızlık çoğu zaman süreklilik arz etmez, bir yerde durması gerekir elbette. Bir gün bir gazete açarız, zamanı gelmiştir artık, şöyle der Dücane Cündioğlu: “…Güven verenler var oysa. Teminat verenler. Peşin peşin elini uzatanlar. Gönlümce aldatacaklarım var sırada. Bana yapılanları yapacaklarım. Sevmekten çok sevilmenin hazzını yaşayacaklarım. Naz edeceklerim…”

İşte o zaman her zaman umudun yoldaşımız olduğunu anlarız. Hiçbir şey ve hiç kimse için geç olmadığını idrak ederiz. Bundan güç almaya başlar, yeni bir hevesle yaşamın kollarına atılırız. Bu umutla, yalnızlık sadece bir ‘kafa dinleme’ aracı haline gelir.

Kelimeler mi? Her zaman en yakın dostlarımızdır onlar. Mutluluğumuz için de hep kullanılacak zamanları vardır. Her zaman ihtiyacımızı karşılayanlardır. Hiçbirimizin kelimesiz kalmaması umuduyla…

Oğuz Atay ile başladı bu yazı onunla bitsin öyleyse: “Büyük kelimelerden her zaman kaçındı ve büyük kelimeler kullandığını gördü. Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu. Bütün insanlar, ellerini uzatarak işaret parmaklarıyla suçladılar onu, kelimeleri yüzünden. Herkese ihanet etmişti.”

Sitenin tüm hakları zirve2000.com'a ait olup, izinsiz alıntı yapmak yasaktır.