Erzurum Haber

Makale yazdı

Makale yazdı
318 Kez
16 Haziran 2014 - 15:27

Ulusal bir gazete için kaleme aldığı makalede “Eski tehditler ve yeni korkular arasında Kürt ve alevi sorunu” üzerinde duran AK Parti Erzurum Milletvekili Dr. Cengiz Yavilioğlu; Hükümetin, hak ve hürriyetleri genişletmek suretiyle Kürt sorununda önemli mesafeler kat ettiğini belirterek “Benzer çaba, alevi meselesinde de gösterilmelidir.” Temennisinde bulundu.
Makalesinde, Kürt ve Alevi sorununa geleneksel Devlet yaklaşımını analiz eden Dr.Yavilioğlu; sorunun kökenleri ve çözüm önerileri üzerinde de görüşlerini dile getirdi.

İşte o makaleden önemli bölümler:

ANAYASALAR, HALKI DEVLETE KARŞI KORUMAKTAN ZİYADE, DEVLETİ HALKTAN KORUYAN BİR ANLAYIŞLA YAZILDI

İttihat ve Terakkiden CHP’ye kadar uzanan ve devlette egemen olan ideolojik siyasal çizgi; tekçi, seküler (laik), ulusalcı (etnik milliyetçi), devletçi ve seçkinci olarak tanımlanabilir. Bu siyasal çizginin en belirgin özelliği ise; farklılıkları ve çoğulculuğu tehdit olarak görmesi ve halka güvenmemesidir. Anayasaların, halkı devlete karşı korumaktan ziyade, devleti halktan koruyan bir anlayışla yazılmasının asli nedeni de budur.
Mecburi İskan Kanunu benzeri uygulamalarla Kürtlerin ve Alevilerin Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağıtılması; İsmet İnönü’nün 1925’te söylediği ‘…Topraklarımız üzerinde yaşayan insanları ne pahasına olursa olsun Türkleştirmeliyiz; Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkan herkesi de yok edeceğimizi herkes bilmelidir’ sözünün gereğinin yapılmaya çalışılması; 1937-38 Dersim Olaylarıyla Alevilerin kendilerinin ve kimliklerinin yok edilmeye çalışılması; Tekke ve Zaviyeleri kapatarak, ezanı Türkçeleştirerek, Kuran’ı Kerim’i yasaklayarak, Kılık ve Kıyafet Kanunu çıkararak toplumun inançlarıyla bağlantısının kesilmeye çalışılması; medreseleri kapatarak ve yasaklı dillerde(!) yayınları engelleyerek geleneksel ilimlerle bağlantının kesilmesi; Cemil Meriç’in ‘Kamusa dokunan el namusa dokundu’ çarpıcı ifadesi ile dikkat çektiği, kamusu (dili) sadeleştirerek yüzlerce yılda oluşturulan bir mirasın bir gecede yok oluşa mahkum edilmesi; tarihin yeniden yazılması; Tunceli ve Tillo örneklerinde olduğu gibi mekanların isimlerinin değiştirilmesi, çoğulculuğun ve farklılıkların tehdit olarak algılanmasının sonucudur.
GÜVEN DEVLETİ
Bahse konu tehditler üzerinden politika geliştiren tekçi ve seçkinci siyasal çizgi; ulus olmak için ırktan başka, tarih, kültür, din, medeniyet, kimlik, dil gibi diğer tüm değerleri ya bozmuş ya unutturmuş veya yok ederek tarih ve toplum dışı bir devlet üretmiştir. Bu yüzden devletin; Dindarlar, Aleviler, Kürtler ve İdeolojilerle kavgası kaçınılmaz olmuştur. Yine bu çizgi, birbiriyle rakip ve çekişmeli; Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Laik-Antilaik, Sağcı-Solcu gibi taraflar oluşturmuştur.
Bu nedenledir ki devlet; halka güven üzerine kurulu bir ‘güven devleti’ olmak yerine, kendi halkına ve onun sosyal sermayesine (farklılıklarına) güvenmeyen ‘güvenlik devleti’ olarak örgütlenmiştir. Asker, yargı, aydın vesayetinin gerekçesi de budur. Bilindiği gibi, Güvenlik Devletinde iktidar ‘korkular ve tehditler’ üzerine kurulur. Onun için Türkiye’de Bölünme Korkusu üzerinden dönemsel olarak; Kürt tehdidi, Alevi tehdidi, irtica tehdidi, sağ-sol tehdidi, Kıbrıs tehdidi, Ermeni tehdidi, komşu ülkeler tehdidi oluşturularak Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı, üç tarafımızın denizlerle, dört tarafımızın düşmanlarla çevrili olduğu, dünyanın en büyük ve en güçlü ordusunun Türk ordusunun olduğu bizlere öğretilmiştir. Yani sürekli tehdit ve düşman üreten bir devletimiz olmuştur. Zira seçkinci ve tekçi devlet anlayışında düşman/tehdit yoksa korku da yoktur, korku yoksa güvenlik de yoktur, güvenlik yoksa devlet de yoktur.
Bu anlayışla yönetilen bir devlette kaçınılmaz sonuç, kapalı bir toplum olmaktır. Geçmişte yaşadığımız: Hak ve özgürlükleri sınırlandıran baskıcı/totaliter uygulamalar; darbe ve olağanüstü dönemler; kapatılan siyasi partiler; siyasi idamlar ve suikastlar; terör, faili meçhul cinayetler ve toplumsal şiddet olayları gibi, devletle toplum arasında ‘duygusal mesafe’ yaratan sorunların temelinde de geçmişte ‘kapalı toplum’ olmanın gerçekleri yatmaktadır.
KAPALI TOPLUMLAR KAPALI CEZAEVLERİNDEN FARKSIZDIR.
Kapalı toplumlar kapalı cezaevlerinden farksızdır. Seçkinci ve tekçi sistem, dönem dönem toplumun bir kesimini mahkum yaparak, diğer kesimini gardiyan olarak kullandı. Fakat kapalı toplumda mahkum da olsan gardiyan da olsan kaderin aynıdır: cezaevinde yaşamaya mecbur olmak. Bugün ‘açılıma/açık toplum olmaya’ karşı çıkanlar, eski korkularla devleti cezaevine dönüştürerek toplumu yönetmeye devam etmek istiyorlar. Fakat bu ülke, kapalı toplum olmanın bedelini istikrarsız dönemlerle yeterince ödedi. 1960-1980 arası hükümetlerin ömrü ortalama bir yıl oldu. 12 Mart Muhtırası ile 12 Eylül Darbesi arasında hükümetlerin ortalama görev süreleri 9 aya kadar düştü. 1989 ile 2002 arasında geçen 13 yıllık sürede 11 farklı hükümet kuruldu. Bu dönemlerin ekonomik, siyasal ve sosyal maliyetleri ağır yaşandı. Her şeyden çok daha önemlisi; Türkiye hem ekonomik hem de siyasal (alan) olarak küçüldü. Fakat yine de bu halk, darbe ve müdahalelerin yapıldığı her dönemden sonra tercihini demokrasiden ve istikrardan yana kullandı. Bilindiği gibi AP, 1960 sonrası 1961 seçimlerinde %34.8, 1965 seçimlerinde ise %52.9; ANAP, 1980 sonrası ilk seçimlerde (1983’te) %45.1; AK Parti, 2001 krizi sonrası ilk seçimlerde (2002’de) % 34.3 oy almışlardır.
ÖZGÜRLÜĞÜN TADINI ALANLAR
2002 sonrasında Türkiye, tam bağımsızlığa giden yolda her türlü vesayetin yarattığı yüklerinden kurtulmak için büyük mücadele veriyor. Her şeyden önemlisi siyasetçilerimiz ‘gölgedekilerin gölgesi olmaz’ bilinciyle hareket ederek siyasetin üzerindeki vesayet gölgelerini bir bir kaldırıp siyasetin alanını genişletiyor. Siyasetin alanı genişledikçe devlet olmaya başlıyoruz ve bağımsız devlet olmanın sorunlarıyla uğraşıyoruz. Siyaset, artık sorun üretme değil sorun çözme kurumu olarak itibar kazanıyor. Artık şu gerçek, sağduyu sahibi herkes tarafından biliniyor: Siz sorunu siyaset içerisinde çözmezseniz dağlarda ve sokaklarda çözülmeye çalışılır. Kendi sorununuza sahip çıkmazsanız, başkalarının bu sorunu ülkeniz aleyhine kullanmasına imkan sağlamış olursunuz. Eğer dağdaki ve sokaktaki teröre meşruiyet sağlarsanız siyaset meşruiyet kaybeder. Terör bir siyasal katılma biçimi olarak halk nezdinde itibar, güç ve temsil kazanırken siyasetin itibar, güç ve temsil yeteneği yok olur. Her türlü hak ve özgürlük talebinin üzerine oturduğu siyaset dalını kendi ellerimizle kesmiş olursunuz.
BİR DEVLETİN BÜYÜKLÜĞÜ VE GÜCÜ SORUN ÇÖZME KABİLİYETİ İLE DOĞRU ORANTILIDIR.
Unutmamak gerekir ki, bir devletin büyüklüğü ve gücü sorun çözme kabiliyeti ile doğru orantılıdır. Türkiye’nin artık sorun çözebilme potansiyeli, isteği, gerçekliği ve gücü vardır. Ama maalesef buna engel olmak isteyen vesayetçi yapılar da her aşamada direnç gösteriyorlar. Halen bir güç sınıfı olan derin devlet; devlet benim, biz istemeden demokrasi olmaz diyen CHP; millicilik yerine ulusalcılık ekseninde hareket eden etnik milliyetçiler; her açıdan ‘istemezük!’ geleneğini devam ettirmek isteyen bir kısım güvenlikçiler; son dönemlerde siyasete ayar çekme çabası gösteren yargı; statükoya bilgi desteği ile meşruiyet sağlamaya çalışan devlet aydınları; çoğulculuğa, farklılıklara ve özgürlüğe karşı direnç göstermeye devam ediyorlar.
ÜRETİLMİŞ KORKULAR
Özgürlüğün tadına varan ‘ötekiler’ ise, kendisine bu imkanı hazırlayan partileri güçlendiriyor ve taleplerini daha da genişletiyorlar. Adil, eşit vatandaşlık haklarının ve evrensel insan hak ve özgürlüklerinin olduğu, refah seviyesi yüksek ve adil gelir dağılımının sağlandığı, şeffaf ve hesap verebilen bir devlet, ‘ötekilerin’ temel arzusu. Ötekiler tarafından tartışmasız kabul edilen gerçeklik ‘Türkiye’nin tek güvencesinin Demokrasi olduğu’ gerçeğidir.
Türkiye, seçkinci-elit yönetici sınıfın ürettiği korkuların tamamından arınıp demokrasinin güvenli limanlarına sığınmaya ve demokratik bir toplum olabilmenin önünde engel teşkil eden ‘üretilmiş korkulardan’ kurtulmaya mecburdur.
Türkiye bölünme tehdidi üzerinden oluşturulan kaos korkusunu, istikrarlı ve güvenilir devlet olma çabasıyla; gericilik tehdidi üzerinden yaratılan irtica korkusunu, geleneksel değerlerle barışık bir politik gerçeklik inşa etme çabasıyla; sisteme yönelik muhalefet tehdidi üzerinden oluşturulan siyaset korkusunu, halkın iradesini öncelikli ve asli değer olarak egemen kılma çabasıyla; ve plüralizm/çoğulculuk tehdidi ile yaratılan özgürlük korkusunu da sivil toplum alanını genişletme, temel hak ve özgürlükleri tesis etme, güvene ve özgürlüğe dayalı yeni bir anayasal demokratik sistem inşa etme çabasıyla aşacaktır. Bu dönemde Türkiye, ruhuna geçirilmiş bu korku prangalarıyla cesaret ve özgüvenle yüzleşecek ‘Umut’ ve ‘Güven’ kaynaklarına da fazlasıyla sahiptir.
KORKUYU AŞABİLMEK
Hükümet, vesayetçi sistemin ürettiği bölünme korkusu, Kürt korkusu ile irtica korkusu üzerinden oluşturulan tehditler hususunda; siyasete güven kazandırmak, demokratik açılımlar yapmak, hak ve hürriyetleri genişletmek suretiyle önemli mesafeler kat etti. Benzer çaba, yine bir tehdit ve korku kaynağı olarak kullanılan Alevi meselesinde de gösterilmelidir. Türkiye, devlet aklının genetik kodlarına sinmiş olan bu meseledeki çözümsüzlüğü ve korkuyu aşabilmelidir. Devletin yapması gereken şey; inanç biçimlerini ‘tanımlama, çerçeveleme ve düzenleme üçlü iktidar konseptinden’ vazgeçmektir.
Devlet her inanç türüne eşit mesafede kalmalıdır. Alevilerin nasıl inanacakları, nerede veya nasıl ibadet edecekleri devletin ilgilenmesi gereken bir konu olmamalıdır. Sivil alanı ilgilendiren bu hususlarda devlet karar ve kanaat belirtmemeli, her inancın özgürce yaşanması için imkân hazırlamakla kendini sınırlandırmalıdır. Cumhuriyet tarihinde hükümetlerin Kürt ve Alevi sorununu çözmedeki kabiliyeti hiç bu kadar yüksek olmamışken ve tarih, toplum ve devletin ortak çözüm iradesinin birleştiği böyle bir kavşakta buluşulmamışken, bu kabiliyet ve fırsatları iyi değerlendirmek gerekir.

Sitenin tüm hakları zirve2000.com'a ait olup, izinsiz alıntı yapmak yasaktır.