Erzurum Haber

Bir Şehrin Aynısı Ve Kendisi Arasındaki Fark

Bir Şehrin Aynısı Ve Kendisi Arasındaki Fark
463 Kez
29 Ocak 2013 - 10:25

Medeniyet Şarkıları / Mavi Şehir

Bir Şehrin Aynısı Ve Kendisi Arasındaki Fark

Selam ve hürmetle kıymetli kardeşim,

Şimdi sana gömülünce toprak olan kardeşinden bahsedeceğim. Havalanınca havaya karışan, toprakta iken toprağa, suya düşünce suya karışan veya kalabalıklar arasında kalabalığa karışan kardeşinin hikâyesini anlatacağım. Gündelik hayatında var ama yok gibi buz tutmuş kalpleriyle yoklukta gizlenen çokça karşılaştığın ama tanımakta zorluk çektiğin duyarsız kardeşlerinden bahsedeceğim. Eşyalar matinesine katılıp eşyaya özenen, eşya kadar ruhsuzlaşmaya başlayan kardeşini konuşacağız. Sonra içinde kaybolduğun, kendini kaybettiğin senden bahsedeceğim. Sana senden, senin içindeki yabancılaştığın senden bahsedeceğim. Seni kaybedip bulamayan sensizlik, seni öz değerlerine karşı ne kadar yabancılaştırdı bunu konuşacağız. Kapitalin tapınağı haline gelmiş, büyülü aynalarda şekil almış şehirlerde senin kendini nasıl kaybettiğini konuşurken esasen öz değerlerinden, öz değerlerinle özdeşleşmiş kardeşlerinden, kardeşlik anlayışından da söz etmiş olacağız. Yusuf’u kuyuya atıp kurt kaptı diyen kardeşler gibi veya kardeşlerini karanlık bir ormanda kurtlara bırakıp kendini kurtaran bir kardeş gibi olmamak adına sohbet edeceğiz.

Dinle beni, öz değerlerini yitirmiş olduğundan da bîhaber yalnızlık yalnızı kardeşim… Açlığın da açı, körlüğün de körü, susamışlığa da susamış kardeşim, dinle… Açlık bile sana yetecek iken açlığa bile aç kalmış gençliğin hengâmesi içinde uçuşan genç kardeşim… Senin kendi dramatik yoksunluğuna romantik bir duyarsızlığın var. Bu duyarsızlığın şu dönen dünyayı bir gün dönmekten vazgeçirecek korkarım. Körlüğüne de körsün, sana hangi kör adamın hikayesini anlatayım bilmez oldum. Tüm mahlukat susadığı vakit su aramaya koyulur. Bir fidan bile susuz toprakta en azından kök uzatır belki bu uzandığım yerde bir damla su bulurum diye. Kuruyan dallarınla sen susamışlığından da uzaklardasın. Ben şimdi sana hangi kuraklıktan söz edeyim, hangi susamış güvercinin çırpınışını anlatayım ki su araman gerektiğini anlayasın. Bilemedim…

Kıymetli kardeşim, hakikat göreceli bir kavram değildir. Sana göre gördüklerinden, duyduklarından, tattıklarından, kokladıklarından ibaret bu alem. Oysa alemi anlamak için, hakikati keşfetmek için ne sana göresi bir eksen kabul edilebilir ne de kaybettiğin kardeşlerinin göresine göresi.

Şimdi sana saatlerce, yetmez belki günlerce, kaybettiklerini anlatan birini bulsak ve kaybettiklerin ne çok kıymetli hazinelermiş diye anlatsa, maatteessüf anlamadığın bir dilde saatlerce konuşan bir yabancıyı dinler gibi sohbetin sonunda teşekkür ederek kalkıp gidersin. Kalkıp gideceğin yer, ağleb-i ihtimal yönsüzlük içinde bir yolculukla eşyanın seni esir aldığı açık hava hapishanelerinden biri olacaktır. Anlamıyor olabilirsin görmediğini. Görmek insana inşirah verir biliyorum. Kıymetli kardeşim sen görmediğin hakikati anlamsız bulabilirsin, anlıyorum. Lakin hakikat öylesine şiddetli bir fırtınadır ki; onu konuşan birisi sana anlamadığın bir dilde yabancı kelimelerle seslenmiş olsa bile fırtınanın parmak uçları her koşulda kalbine dokunur. Görmelisin kıymetli kardeşim, eşyanın dört bir yanımızı kuşattığı şu ekolojik dengenin tüketilen nesneleri biz olduk, bizim ruhumuz oldu, inançlarımız, duygularımız oldu…

Zamanında ömrü ademoğlundan daha uzun olan eşya, bugün elimizde doğuyor ve elimizde büyüyor. Görüyoruz… Olgunlaştıktan sonra yavrularını doğurup gözlerimizin önünde ölmüyor mu, ölüyor. Görüyoruz… Bu döngü kısa olduğunu sandığımız ömrümüzde her eşya için o kadar çok tekrarlıyor ki zihinlerimiz ve kalplerimiz eşyanın hakikatini anlamadan zamanın sarhoşları arasına karışıp gidiyor ve gözlerimizin önüne tılsımlı bir portre koyuyorlar tüm bu olup bitene karşı körlüğe düşüp körlüğümüze de körlük yaşıyoruz.

 

Eşya, hızla çoğalan zehirli bir bitki örtüsü gibi, çok kısa zamanda binlerce yavru doğuran vahşi bir hayvan türü gibi, âdemoğlundan oluşan bu ormanda medeniyetin atmosferini ne yazık ki doğası gereği bozuyor ve halka halka bizleri adeta kuşatıyor. Kıymetli kardeşim, illüzyon çağının hokkabazları seni önce tüketici diye sınıflandıracaklar  ve ardından acıtmayan bir aşı ile uyuşturacaklar seni. Sonra umarsızca ve acımadan kapitalin vitrinine seni koyacaklar. Tüketici olduğunu sanacaksın aldanışlar senfonisini dinlerken, lakin en çok tüketilen sen olacaksın, tükeneceksin o büyüleyici gösteri bitince. Acısız ve mutlu… Yaşadığımız çağı doğru görmeliyiz, oluşturulan sera etkisini hissetmeliyiz ve hissizleştirildiğimizin farkına varmalıyız. Vechini görmeyip, sadece sureti ile iletişim kurmaya kalktığımız dünyayı yanlış anlarız kıymetli kardeşim.

Dünyayı anlamak, kayıplara karışmamak için her mekânın, her hadisenin hatta her taşın mahiyetini bilmek, hissetmek gerek. Artık çılgın bir proje yapıp gönül deryamıza bağlanan kanallar açmak zorundayız. Ve emin ol her açılan yeni kanal, görsellerimizin ruhâniyetini yeniden inşâ edecektir. Taşların cismaniyetinden çalınmış mahiyetini tekrar yerine inşâ edip şehrimizde Solakzade’yi AVM’ler kadar âşinâ edelim gönüllerimize ve zihin dünyamıza. Süleymaniye’yi yeniden inşâ edelim, Edirne’de Selimiye’yi, Erzurum’da ve Sivas’ta Ulu Camiyi bir daha inşâ edelim. Algılarımızın yanıltıldığı, gönül ve zihin mozaiklerimizden inançların ve kavramların tek tek silindiği, ruh dünyamızda asit yağmurlarının hiç eksilmediği karanlık bir gecedeyiz kıymetli kardeşim. Karartıyla şekil almış bir çağı yaşıyoruz. İçinde fert fert kaybolduğumuz ve tüketildiğimiz, eşyadan daha az kıymet verildiğimiz bir ömrün resmini yapıyorlar siyah bir kağıda siyah bir kalemle. Hayatın anlamını unutturan hileli bir gösteri izletiliyor bu çağda. Bu karanlık gecede medeniyetimizin ışığında bir restorasyona ihtiyacımız var artık. Büsbütün bir hilekârlığı maharet sanan, sadece batının batık gemisiyle son limandan yola çıkan, körlüğüne kör, açlığına aç kalmış hançerelerin yakarışı; ne yankı bulabilir hakikatin dağlarında ne de gönül dünyamızda alev alev uçuşan kırlangıçların yangınını söndürebilir. Ateşe düşmüş kırlangıçların yangınını sen söndürmelisin kıymetli kardeşim… Kıymetli kardeşim vaktidir artık. Şehirlerimizi yeniden imar ederken deniyetin cafcaflı saltanatına ve onun çatlak beline bir tekme de sen vurmalısın.

Onlar semâya diklenmek için göğe yükseldikçe alçaldıklarını bilmezler. Biz minareyle göğü delen mimarinin içinde acziyetimizi abideleştirecek kadar kul olmayı bildik. Onların dünyası insanlığı aldatmak için taptıracak tanrılar tasarlarken, biz put devirmeyi, putlara karşı direnmeyi ve dik durmayı da kulluk bildik. Onlar sürüler icat ettiler, altından ve değerli kavramlardan oluşan bakaralarla, kapitallerle. Bilmediler bu dünyada aranması gereken hazinenin kapital olmadığını. Bizler ise saltanattan vazgeçen İbrahim Ethem’ler olduk ve damda deve aramaktan Allah’a sığınmayı da kulluk bildik. Bizim gönül ehli yunus kuşlarımız var dağların yamaçlarında aşkını dillendiren. Onların salya ile bulaşan kuduz sarhoşlukları var her kıtada. Her kıtada kibrin ve zulmün temsilcisi Ebu Cehil’leri var. Bizim ise el açıp dönen duruşlarımız var. Mevlâ’sına hasretle koşan, girdaplar açarak gök yüzünü yere çeken söyleyişlerimiz var. Biz farklıyız ve fark ederek emanetimize sahip çıkmalıyız. Biz şehirlerimizi bu bilinçle emanet aldık, bize şehirler bu koşullarda emanet edildi.

Biz inancın hicreti ile aydınlanmak derken veya Yesrib’lerin Medine-i Münevvere olması gerekir derken; ayarları ile oynanmış bir aynadaki şehrin görüntüsünü değil şehrin bizzat kendisini görebilmeyi kastettik. Çünkü bize medeniyetin emanet edildiği yer şehirdir. Kıymetli kardeşim, bir şehrin aynısı, hiçbir zaman o şehrin kendisi kadar olamaz. Aynısını büyülü bir aynada gördüğümüz mirasımızın aslını kendimizi kaybetmemek için arayalım. Kültürel merkezini İslamiyet’in belirlediği, öz benliği ile küreselleşme arasına sıkışmış,  rasyonel tutkuların, firavunlaşmış akli çıkarların çembere aldığı, kayıplara karışmış, kanıksadığımız kalıtsallığımızı fark etmemiz, yokluğuna değil varlığına ayak uydurmamız gerekir artık. Şehirler eşyalar tarafından kuşatıldığı zaman, şehirler kapitalin tapınağı haline geldiği zaman kardeşlerimiz toprakta toprağa, havada havaya, suda suya karışacaktır. Hucurât suresindeki “mü’minler ancak kardeştir” ayeti ile kardeşlik bağımızın kurulduğu hiçbir fert kalabalığa karışıp boşluğa püskürtülmemeli, bu kardeşlik anlayışımız şeytani bir bulutun zindanında kaybolmamalı asla. Kıymetli kardeşim avuçlarında sakladığın dua ile kardeşlik anlayışımız kaybolmayacak inşaallah.

“Allah’ım bizi meleklerin tebriklerine erenlerden eyle”; Gönenli Mehmed Efendi’nin duâsında buluşmak üzere, Allah’a emânet ol kıymetli kardeşim.

 

Sitenin tüm hakları zirve2000.com'a ait olup, izinsiz alıntı yapmak yasaktır.