Erzurum Haber

Slide Slide Slide Slide

Batı ve Damar tıkanıklığı…

Batı ve Damar tıkanıklığı…
08 Temmuz 2013 - 11:21

‘’İlkokul çocuğunun narin muhayyilesinde sevgi kaynağında Hz. Ömer’in adaleti, fedakarlığın değeri ve Pastör’deki dindar arayıcılığın sevgisi belirtilecek, çocuğun çelimsiz sevgisine nice sevgiler aşılanacak yerde; ona sade menfaat telkin eden realite sevgisi, kibir, haset ve alkış zevki ve böylece bin yıllık olgun insanlıktan sıyrılma emeli aşılandı.’’ diyor Nurettin Topçu. Bu şehrin münevverlerinden biri aynen bu şekilde söylüyor.

Evet hakikat de aynen bu…

Sonuna doğru daralan bir tünelde ilerliyoruz. Kendimizi sonlandıracak, şifa bulmaz, sebepsiz bir hastalığın pençesine düşmüş gibiyiz. Makamlar ve mevkilere, itibar ve paraya zebun, düşkün ve tutkun cüzzamlı, putperest bir şahsiyet, yayılan bir gaz gibi yer yüzünü sararcasına göğümüzü zehirli bir tülle kapamış durumda bugün.  Bugün zehirlenen, yarın akıbetinden habersiz esrarkeş gibi bir toplumla karşı karşıyayız.

Mukaddes tüm değerlerimizle ruhumuz arasında akış sağlayan itikatların billur ırmakları vardır. Irmaklar ki kelamı, hakikati, beşeriyetten insanlık makamına varışı, hamiyet ve fedakarlığın aşılarını sere serpe taşıyan ırmaklardır. Mecali kalmayan güruhlar, cinnet geçiren batılı hırsı bu ırmaklardan ne anlasın… Eşyanın köpeği olmak mı desek kölesi olmak mı, eşya cinsinden bir mahluk olup bekasının karanlığına mahkum olmak mı bilemedim… Nefsin arzularına kurban edilen bir gençlikle, cenaze merasimini uzattıkça uzatan bir yaşlılık, kibir ve doymak bilmez bir hırsın efsunladığı erişkinlik, insanlığımızın yerine ikame edilmiş durumda artık.

Batı dünyası medeniyetimizle giriştiği kavganın bir sonucu olarak her türlü hileye başvurmuştur. Yeri gelir sahne oyunlarıyla, yeri gelir illüzyonlarla, yerine göre aldatmacalarla nihai neticeyi arzu ettiği biçimde elde etmeye çalışmaktadır. Sabıkalı bir zihniyetten daha tehlikelisi ne olabilir. Saikı belli bir cinayeti yorumlarken dibi köşeyi karıştırmanın çok da bir manası yoktur.

Irmaklarımızı dolduran bengi bir su ve o suyun bir hikayesi vardır ki anlatmaya değer. Evet sen suyun hikayesini biliyor musun? Gönülden gönüle akan ırmaklarla medeniyetin akışını, tertemiz bir akışkanlığı, akışkanlıkla oluşan bir temizliği biliyor musun?

Toprağın en karanlık noktasında sükûnetle bekleyen bir damlayım ben. Toprağın derinliklerinde en kuru noktada sübutiyet ile bekleyen bir damlayım ben. Evet bir damla olabilme adına çerağan vaktini bekleyen bir noktadan ibaretim ben. Ben ve benim gibiler uluhiyet halkasının mecnunları olarak yakınlık duyuyoruz birbirimize ve kucaklaşmak şöyle dursun kucakları aşan bir muhibbilikle birbirine gark olan damlalar oluyoruz. Damlalar ki bir bütünün içinde nesc oluyor, adeta yerin altında toprağın damarlarına zerk ediliyor. Biz, birbirimize; toprak bize doydukça damarlar arasında bir hareket bir yolculuk başlıyor. Temizdir damarlarda dolaşan. Temizdir, temiz olan toprağın içinde yol açan su. Akan su temizdir, toprağın altında akan ise daha temiz…

Ve fışkıran o an… Topraktan usanmışlıkla değil göğe olan o aşkla uzanırcasına bir sıçrayıştır bizim yer yüzüne çıkış anımız. Belki bu hasret o an biter diye bir uzanışla göğe sıçrarcasına topraktan bir an için ayrılış ve tekrar onun bizim için ayırdığı bir yola düşüştür o an… Toprağın içinden toprağın avuçlarına düşünce akıştan başka bir kader kalmıyor su için. Su, akınca güzelleşir. Su akınca gücünü toplar ve gürleşir. Su akınca çiçekler açar adeta. Akmadığında yosun tutar karakteri bozulur. Su akınca taşır, akmasına mani olursan taşar. Su akınca hem kendi hem toprağın kirini aşındırır da aşındırır. Kir akışın olduğu yerde barınamaz ve su kirinden arınır. Biz damlalar olarak suyla beraber ilk çıktığımız yerde bir halka oluştururuz. Halka zamanla genişler genişler ve genişler… Halkanın içine toprağın en karanlık ama en saklı noktasından bir bereketi alıp getiririz. Halkamız bereketlenir toprağın yaratıldığı günden bu güne bekleyen emanetle. Emaneti halkamız emanet alır. Suyun çıktığı noktada şenlenen damlalar olarak bizim için açılmış bir izi takip ederiz. Akış devam eder ve yol boyunca emaneti sahiplerine bırakarak gideriz. Su akar ve emanet yerine ulaşır. Toprağın derinliklerinde en izbe noktadan alınan mineraller adeta dua dua taşınır. Her mineral bir dua taneciği gibi suyun içinde damlaların sırtında toprağın avuçları arasında yol alır. Ve emanetler bu şekilde bir noktadan başka milyonlarca milyarlarca noktaya taşınır. Su akar ve emanetler taşınır. Su akar, yollar temizlenir, su temizlenir, emanetler sahiplerine ulaşır. Akış bu denli önemlidir. Suyun hikayesi aslında daha uzundur. Bunun için başka bir sohbete ihtiyacımız var lakin şunu şimdi söylemem gerek. Bu medeniyetin kaynağını ve o kaynaktan yola çıkan damlaların akışını dahi bozdular maalesef. Bir havuz icat ettiler ve havuzu arzu ettikleri miktarca bir suyla doldurdular. Suyun girişi kapatıldı. Çıkışı da ha keza… Havuz esen her yel sonrası bir toz bulutuyla kirlendi. Bir çöp düştü, çöp havuzda yosun tuttu, havuz daha da bir kirlendi. Havuzun kenarları bakımsız, havuz mikrop yuvası, su daha da bir kirlendi. Su daha da bir kirlendikçe kokusu bozuldu, kokusu bozuldukça suyun kenarlarına gelip nasiplenen kuşlar bile gelmez oldu. Çiçekler şöyle dursun, yosun tuttu suyun her noktası.

Artık ne yapmalı sorusuna gelince, ilk olarak suyun akışı sağlanmalı. Medeniyetin kaynağı kurumaz hiçbir zaman. Kaynağı bize ulaştıran damarları tıkadılar. Halkalardan bize varan izleri bozdular. Suyu bir havuza hapsedip, kire esir ettiler. Suyun yolunu kesen setler bir bir kalkınca, akış tekrar sağlanınca su da toprak da suyun yolu da temizlenecektir muhakkak. Şimdi sıra suyun hikayesini tekrar yazmaya geldi…

 

Sitenin tüm hakları zirve2000.com'a ait olup, izinsiz alıntı yapmak yasaktır.