Erzurum Haber

AL ÇİÇEĞİN MORU

AL ÇİÇEĞİN MORU
462 Kez
02 Mayıs 2014 - 14:46

AL ÇİÇEĞİN MORU
Kış aylarında insanın içine sıcaklık verecek okumalar… Olayın akışı içinde ısınıp, dilin zenginliğiyle ferahlamak… Sevinç Çokum’dan Al Çiçeğin Moru. İki yaşını henüz tamamlamış, Sevinç Çokum’un kaleminden son öykü kitabı…
Daha önce Lacivert taşını almıştık bu sayfada ellerimize. Hicret Bey’den, ailesinden bahsetmiştik taşa bakıp. Şimdiyse Al Çiçeğin Moru’nu alıyoruz. Her bir taç yaprağında başka hayatlar, başka endişeler, başka hüzün, başka sevinç…
Kitabın kapağında al çiçeklerle karşılanıyoruz, buyur ediliyoruz mis kokular içine. Hacimsel olarak çok geniş olmayan kitap, uzunlu kısalı on dört öyküden oluşuyor.
İlk öykü “Buluşma”… Necdet Bey ve Neriman Hanım’ın tanışmalarını anlatan bu öykü, normal bir buluşmanın öyküsü değil. İkisi de vefat ediyor ve cenaze törenleri sırasında aralarında bir bağ kuruluyor. Hayatları boyunca hiç karşılaşmamış iki insanın nihayetinde son yolculuklarına aynı yerden uğurlanışları… Geçmişlerinden kesitlerle biraz olsun tanıdığımız iki insanın artık son duraktaki düşünceleri içtenlikle yansıtılmış.“Bedenimizden geriye birkaç kemik parçası..söylemeye dilim varmıyor. Biliyor musunuz? Hastalığımı öğrendiğimde, önce içimde bir kargaşa, bir isyan vardı. Sonra bu gerçeği de öteki kurallarım gibi benimsedim, hatta bağrıma bastım. Evet, bu olacaktı dedim. Sonunda olacaktı. Nasılını bilmiyordum tabii, budur hepimizin içindeki asıl korku. Nasıl olacak?” Yer yer gülümsemeyle, yer yer hafif bir ürpertiyle sona eriyor öykü. Geriye sadece izlenimlerle, olay örgüsüyle değil dilin tüm zenginliklerinin kullanılmasıyla bitiyor. Bunu diğer öykülerde de göreceğimizi henüz bilemeden “Buluşma”nın son cümleleri okuyoruz: “Şu avluda tanıdığı, kendisi gibi bugünün yolcusu Necdet Bey’den ayrılacağı için neredeyse ağlayacaktı. Eğer gözyaşlarını üretebilse… Gözyaşlarını…”
Kitap akıyor ardında izler bırakarak. Nihayet beşinci öyküye geliyoruz. En çok merak ettiğimiz öykü bu. Çünkü Sevinç Çokum bu hikâyenin adını kitabına da vermiş. Hüzünle başlıyor bu öykü, buruklukla devam ediyor. Geçen yıllar içinde İstanbul’un onun gözünde nasıl değiştiğine değiniyor. Etrafta kendini, geçmişini arıyor Çokum’un gözleri. “Bazısı yaşamın kendisine sunduğu belirli çizgiler içinde rahat eder, rahat etmese de değiştiremez kendi elleriyle ördüğü duvarları, biçimleri, geometrileri, ektiği çiçekleri; hep aynıdır sahip oldukları, aynılıktır onu yaşatan, soluklarında bu vardır. Üsküdar yakasından benim için ilk işaretti bu yapı, ilk tebessüm. Son geçtiğimde göremedim..seçemedim daha doğrusu, ağaçlar mı örttü, zaman mı, keskinliği yiten gözlerim mi?”
Bu öyküde öğrencileriyle yıllar sonra buluşan bir öğretmenin anısı vardı. O öğretmenin Sevinç Çokum’un kendisi olabileceğini düşündüm önce. Bu beni heyecanlandırmıştı. Çünkü otobiyografiler yazarların hayatlarındaki gizleri biraz olsun ortaya çıkarır ve bizim onu biraz daha yakından tanımamızı sağlar. Bunu benden başka okuyucuların da hissedebileceğini düşünerek röportajlara sarılıverdim. Ve her şey tahmin ettiğim gibi oldu, istediğimi Zaman Gazetesi’nde yayımlanan bir röportajda bulmuştum. Soru aynen şöyleydi: “Kitaptaki öyküler otobiyografik öğeler de taşıyor. Öğrencileriyle yıllar sonra buluşan öğretmenin öyküsünü okurken o öğretmeni siz olarak tasavvur ettim. Bu okur yanılması mı? Öykü dilindeki samimiyet, sıcaklık okura bunu mu düşündürtüyor yoksa?” Heyecanla Sevinç Çokum’un cevabına yöneldim. Yolumdaki taşları şu cümlelerle bir bir kaldırdı usta yazar. “Sözünü ettiğiniz örnek, kitaba adını veren öyküdür. Oradaki isimleri bile değiştirmedim, o kadar gerçek. Yaşanmışlığın edebiyattaki önemi böylece size o sıcaklığı duyurabilme ve inandırıcı olma özelliğiyle kanıtlanıyor. Hikâye kahramanlarının herhalde haberleri olmadı; fakat olacaktır. Özellikle öğrencilerime benim bir armağanımdır bu öykü.”
Bu öykülerin böylesine bir tadı vermesinin en büyük destekçisi Sevinç Çokum’un tercih ettiği dil yapısıdır. Samimi ve duru bir dille oluşturduğu yapıtlarını şiirsel diliyle süsler. Bizi de bir metne bağlayan budur en başta. Olaya giden yolun dilden geçtiğini hepimiz biliriz ve bu dikkatle okuruz.
Öyküler teker teker zihnimizden, kalbimizden akıp gitti. Dedim ya hüzün vardı bunlarda daha çok. Azalmışlık belki de bitmişlik suluyordu bu öyküleri, yer yer terk edilmişliklerle… Belki de ilk öyküden sonra hep bunu aradım ben öykülerde, onlarla beslenmesi gerektiğini düşündüm hep.
On dört öykü üzerine tek tek on dört yazı yazılabilir. Bence o kadar yetkin ve beklenenleri karşılar nitelikte. Herkes her öyküde kendinden bir şeyler bulur. Benim damağımda yine Al Çiçeğin Moru kaldı. Belki de başlığın verdiği bir seçicilikle. Ciğerlerinize bu kokuyu çekince ince bir sızıyla sizler de bunu anlayacaksınız şüphesiz…
“…Bakışlarınız ıhlamurlarda, gülhatmilerde kaldı, suların köpüklerinde oyalandı. Yıldızlara zaman ayırabildiniz, badem çiçeklerini koklayabildiniz… Al çiçeğin morunu fark edebildiniz! Ya şimdi, bugün bir oda içinde geleceğini çözemeyen çocuk? Bu güneş, bu yasemin ve limon çiçekleri nereye gitti?”

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
GÜNLÜK HABER AKIŞI
Yaya değil ölüm yolu!
GÜNLÜK HABER AKIŞI
ÖNLEM ALIN ÖNLEM…
GÜNLÜK HABER AKIŞI
FABRİKADA ÖLÜ BULUNDU
GÜNLÜK HABER AKIŞI
AKGÜN’E SON GÖREV
GÜNLÜK HABER AKIŞI
ERZURUM’U YASA BOĞDU
GÜNLÜK HABER AKIŞI
EVLENENİN VAY HALİNE!
GÜNLÜK HABER AKIŞI
BAŞKA ERZURUMSPOR YOK

Sitenin tüm hakları zirve2000.com'a ait olup, izinsiz alıntı yapmak yasaktır.