Erzurum Haber

7 kapılı şehrin, gece yolcusu

7 kapılı şehrin, gece yolcusu
369 Kez
11 Mart 2013 - 11:29

Bugüne kadar Erzurum’un düşman işgalindeki mücadelesi ile tarihe mal olan Nene Hatun için çok şey yazıldı çok şey söylendi. Bugün sizlere Nene’nin daha önce Türk basınında yer almamış fotoğraflarını ve hayatını aktaracağız. Kaleme aldığımız bu tarihi gerçeği farklı bir üslupla sizlerle paylaşıyoruz.

Biz, öyle bir medeniyetin evlatlarıyız ki yolculuklarımız dua ile başlar dua ile biter… Biz, her gece bir yolculuğa çıkarız. Her geceye dua ile başlar, her geceyi dua ile bitiririz. Her gece yolculuğumuz, sonu bize belirsiz bir hikâyedir. Bu hikayelerimiz kıyamda başlar secdede biter. Biz her gece bir yolculuğa çıkar gibi dua ile gözlerimizi yumar bir rüyanın irem bağına gideriz…

Her gece olduğu gibi dün gece dua ile çıktığımız yolculuk, mart rüzgârının turna kuşuna dönüşmesiyle başladı. Rüzgâr, bir turna kuşu oldu ve sırtına aldı beni. Kuş gibiydi dün gece esen mart rüzgârı. Sırtına binince bir kanat çırpışı vardı ki yeryüzü o kanatların altında daha küçük kaldı. Turna kuşu, dualar eşliğinde kanatlandı. O an kuşun sırtında ben kanatlandım sanki… Her kanat çırpışı zamanın içinde bir yolculuk gibiydi. Rüyamda turna kuşuna dönüşmüş bir rüzgârın sırtında yolculuk ediyordum. Karanlık bir çağın yakıcı günlerine vardık. Günler ki ateşten daha ateş… Ateşe iniverdik. Ateş kadar yakıcı ve karanlık bir günün beyazına, kış serinliğine geldik.

O gece bir ebenin hayat veren elleri, kanlı bir savaşla buluşacaktı. Tarih; elleri kınalı, cesur bir kadınla tanışacaktı…

Hüseyin kızı Nene… Bir fısıltıydı bu; turna kuşunun söylediği… Bir esintiydi; mart rüzgârının peşinden gelen… Dinliyordum… 1857 yılında doğmuş olan Nene’den bahsediyordu Turna kuşu. Erzurum’un, Pasinler ilçesine bağlı, Çeperli köyünde savaştan yirmi yıl önce Osmanlı Devleti’nin karanlık günlerine gözlerini açmıştı. O vakit yanındaydık, turna kuşu ve ben. Kundak kundak sarılmıştı. Bir kahramanlık hikâyesi yazılacaktı onunla. Biz bir esintiydik o gece henüz kundaktan çıkmamış Nene’nin yanı başında. Esinti bir an Nene’nin gözlerinden öper gibi yüzüne vurdu. Nene’nin gözleriyle dünyayı geziyorduk adeta…

Nene’nin doğduğu o gece mevsimlerden hazan mevsimiydi. Turna kuşu Osmanlı Devleti’nin hazan mevsimine getirmişti bizi. O gün kimine göre hasta adam, kimine göre 623 yıl 3 kıtada hüküm sürmüş bir cihan devletiydi Osmanlı… Kuruluş ve yükseliş devrinde dünyayı titreten bu imparatorluk, gerileme döneminden itibaren Avrupa’da meydana gelen değişimlere ayak uyduramamıştı… Nene’nin doğduğu günlerde Osmanlı Devleti dünyanın gerisine düşmüştü.

Mağlup olduğu her savaş Avrupa’daki imajını zedeliyor, yapılan ıslahatlar ise yetersiz kalıyordu. Osmanlı Devleti, Avrupa’nın gölgesinde kalmış, küçülüyordu. Nene ise böyle bir Osmanlı’nın gölgesinde büyüyordu.

Ve Rusya’nın uzun zamandır beklediği 93 harbi patlak verdi. Balkanlar’da Ruslar’ın Tuna cephesinde başlattıkları saldırı tüm dengeleri değiştirecek olan ikinci saldırı için bir hazırlıktı. Dengeler aynı günlerde doğu cephesinde (Kafkas Cephesi) Kars, Erzurum hattına doğru büyük bir askeri harekâtın başlamasıyla değişti. Turna kuşu doğuya uçtu. Önce Doğubeyazıt’ı ele geçirdi Ruslar. İki hafta sonra Ardahan’ı aldılar. Dalından kopup, uçuşan yapraklar gibiydi topraklarımız. Osmanlı’nın eli ayağı kesiliyordu adeta. Söz verdikleri gibi gizlice Ruslar’a yardım eden Ermeniler ise bağımsızlık hayallerine artık çok yakındı.

Balkanları kaybettik.. Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmı elimizden çıktı. Kars, Ardahan elimizden çıktı. Batum elimizden çıktı. Rus hududu Erzurum oldu.  Ben de sırtına bindiğim mart rüzgârıyla şehre yağan kar oldum. Şehre ağırdan ağıra bir kar yağıyordu, gönlüme ise ağırlaşan bir hüzün… Şehir gümüşle örtünüyordu. Ben gümüşten bir şehirde geziyordum şimdi…

Osmanlı’dan kopan parçalar Rusya’nın kucağına düşüyordu. Savaş Erzurum’a doğru kayınca bu bölgede yaşayan insanlarımız muhacir olarak Erzurum’a geliyordu. Bir kadın vardı muhacirler arasında. O kadın bu gece yolculuğunda gözleriyle dünyayı gezdiğimiz bebeğin ta kendisiydi. 20 yıl sonra Nene evini barkını köyünde bırakıp göçün içinde şehre akıyordu. Şehre gelenler arasında Nene de vardı. Erzurum’da küçük, sade bir evin misafiriydi Nene. Bir gece Nene’nin kardeşi Hasan Doğu cephesinde yaralanmış ve eve getirilmişti. Ben de Turna kuşu ile birlikte evin etrafında uçuyordum o gece. Evin penceresinden bir şeyler görmek için merakla bakıyordum. Mart rüzgârı pencereye çarpıyor, benim bakışlarım içeri giriyordu. Turna kuşuydu mart rüzgârı. Sırtına beni almış, evin etrafında kanat çırpıyordu. Çırpınıyordum Nene’nin kardeşi Hasan’ı görebilmek için. O gece Nene’nin kardeşi Hasan yarası nedeniyle çok acı çekti. Hasan kıvrandıkça Nene’nin de içi bükülüyordu. Ateşini düşürmek için Hasan’ın alnına ıslak bez koyuyordu Nene. Bez kuruyordu, Nene’nin gözleri ıslanıyordu. Esen rüzgârın ıslık sesiyle evden içeri girdim. Hasan uyuyordu. Usulca  Hasan’ın kulaklarına bir nefes bıraktım, dua ile. O esnada beni göremese de adeta duamı hissetmiş olsa gerek, Nene bir kardeşine bir de kundaktaki oğluna dua etmeye başladı. Nene’nin oğlu ile kardeşi ortak bir kaderin ezberini yapıyorlardı uykularında.

Nene’nin kardeşi Hasan, emanetini o gece teslim etti. Ağıtsız… İsyansız… Mağrur…

“’Abla ağlama,  anamız bizi bu gün için doğurdu. Ben de babam ve dedem gibi şehitlik mertebesine yükselmeyi her zaman istemiştim. Moskof’u kovduk ya, gayrisine gam yemem!’ son sözleri oldu.

Nene’nin eşi İbrahim Çavuş tüm olup bitenler karşısında metanetini hiç bozmuyordu bir milletin en sıkıntılı anda bile onurlu duruşunu temsil eder gibi…

Bizim ordumuz da o günlerde Rus işgalini karşılamak üzere bölgeye hareket ediyordu. Doğu Cephesinde iki bölge vardı. Bu iki bölge bir kahramanlık hikâyesinin yazıldığı sahifeler gibiydi. Halyaz ve Zivin…  İki ordu bu bölgelerde karşılaştı. Osmanlı ordusu büyük bir zafer elde etti.  Avrupa basınında Rusların nasıl bozguna uğradığı uzun uza diye anlatılıyordu, karikatürize ediliyordu. Halyaz, Zivin, Gedikler ve Yahniler savaşları bizim ordumuzun lehine sonuçlanan büyük çatışmalar büyük muharebelerdi. Turna kuşu rüzgâr olup esiyordu bu defa zafer meydanında.

Nene’nin oğlu Yusuf henüz kundaktaydı. Küçük kızı Türkan ise ayakta durmayı yeni öğrenmişti. Minik Türkan olup bitenlere bir anlam veremiyordu. Türkan pencereden dışarı her baktığında biz de karşısında pencerenin önünde uçuyorduk. O sadece bir kuş görüyordu, biz ise bir kahramanlık hikâyesinin garip evladını… Biz pencerenin önünde küçük Türkan’ın dünyayı anlamaya çalışırken ki halini görüyorduk…

Nene’nin eşi İbrahim Çavuş zaferin konuşulduğu gece cepheye gitti. Dün alınan zaferin bedeli Hasanlardı. Peki, yarın ki zaferlerin bedeli neydi ?…

 

burada mevsim ikimizden biri

bir de kadınlarımız,

yüzleri kavruk, gözleri iri

konuşunca gök, susunca toprak

gülü türküleyip akşam sabah

  • oturup evlerinde onlar

acıyı kilim gibi dokudular

biz onları, çocuklarımıza sıla

kendimize gurbet bilip

çiçeği burnunda bıraktık

biz ceylanı vurulmuş dağdık  

ARİF AY

Rusya hem batıdan hem doğudan zor durumda bırakıyordu Osmanlı ordusunu. Rus ordusu 160 bin asker ve 189 topla Kafkas cephesinde yığınak yapmıştı. Buna karşılık ordumuzun asker mevcudu 60 bin. Silah ve cephane de Ruslarınkinden çok çok azdı… Doğu Beyazıt’tan Batum’a kadar uzanan 340 kilometrelik cephe boyunca ordumuz, Müşir Katırcıoğlu Ahmed Muhtar Paşa’nın kumandası altında düşmanla amansız bir mücadeleye girişmişti.. Ruslara karşı Başgedikler, Zivin ve Yahni muharebelerini kazanmış olsa da Osmanlı ordusu Alacadağ muharebesinde yenildi. Bunun üzerine karargâhını Erzurum’a kadar geri çekti.

Ruslar için bundan böyle asıl hedef Erzurum olmuştu. Erzurum’da Nene’nin misafir olduğu ev her geçen gün biraz daha küçülüyor, her gün biraz daha dar geliyordu. Ben mart rüzgarının serinliği ile o gece Nene’nin evinin etrafında uçarken, sen de bir defaya mahsus Nene’nin gözlerine bak olur mu?.. Doğduğu gün Nene’nin gözleriyle dünyayı gezmiştik. Şimdi ise babası cepheye giden beşikteki Yusuf’un masumluğunu ve pencereden dışarı bakıp dünyayı anlamaya çalışan Türkan’ın “anne” derken dudaklarındaki çırpınışı Nene’nin gözlerinde göreceksin.

Bu dönemde Erzurum’un savunmasını kolaylaştıran en önemli mekânlardan bir tanesi doğusunda güneyinde ve kuzeyinde bulunan tabyalardı. Tabyalara götürdü beni Turna kuşu. İşte Aziziye tabyası… Mecidiye, Kiremitlik, Tufanç tabya ve Palandöken tabyası da burada. Etraflarında birer defa uçtuk. Rüzgâr olup esen bu Turna kuşunun sırtında Aziziye tabyasından geçerken öyle bir koku sardı ki beni, “gül kokusu en güzel böyle olsa gerek” dedim. Haklı buldu beni, başını salladı Turna kuşu… Lakin birazdan yaşayacaklarım gül kokusuna müessif bir mânâ katacaktı…

8 Kasım’ı 9’una bağlayan geceydi… Kucağına Yusuf’u almış, yanına Türkan’ı… Nene asude… Nene titreyerek yanan mum ışığı gibi odanın her yerinde… Ben ise mum alevini titreten esintiydim…

Aynı saatlerde Aziziye Tabyası’nda bir telaş vardı. Osmanlı askeri bir yandan nöbet değişikliği yapıyor bir yandan yorgun argın bedenler bir kenara kıvrılıp dua ile geceye dalıyordu. Gece derin bir uykunun deniziydi çünkü. Dua başlayan dua ile biten bir yolculuğa çıkıyordu her Mehmetçik. Taş zeminde kaykılmış yorgun bedenler, önce Allah’a sonra kıyamda nöbet tutan gözlere emanetti.

O günlerde Ermeniler Ruslar’a her işte öncülük ediyordu. O gece de Osmanlı askeri kılığına girmiştiler. Aziziye tabyasının parolasını ise bir şekilde öğrenmiştiler. Askeri birliği görünümünde tabyalardan içeri giriyorlardı. Biz etraflarında uçuyorduk, sertçe esen bir rüzgâr gibiydik. Tüm olup biteni gördüğüm için bağırıyordum turna kuşunun sırtında, sesleniyordum esen rüzgârın içinde. Haykırıyordum… ” Durun bunlar kılık değiştirmiş, güvenmeyin onlara, bu kalleşçe bir tuzak” diye patlatıyordum hançeremi. Ama beni kimse duymuyordu… Sanki hiç orada yokmuşum gibi Ermeni ve Rus askerlerini farkına bile varmadan tabyadan içeri alıyordu nöbetçilerimiz.

Turna kuşu bana dönerek ” Gece yolculukları görmek içindir sadece. Sesini kimse işitmez. Boşa çabalama” dedi. Yanıyordum sanki. Turna kuşunun sırtında ateşe verdiler sanki beni. Dayanamıyordum bu hazin tabloya. Taş zeminde sırt sırta koyun koyuna yatan askerlerimizi uykuda süngülemeye başladılar. Yaralı bir asker şehre haber ulaştırmak için Toprak tepeden aşağı koşuyordu. Bir düşüyor bir koşuyordu. O düşünce biz de Turna kuşu ile ona yanaşıyor, sanki el atsam kalkacak gibi oluyordu. Şehre yakındı tabyalar. Yaralı asker, şehre varıp olup bitenleri anlatırken ben de kalabalığın içinde ona eşlik ediyor onunla anlatıyordum bu kalleşçe tuzağı. Nefes nefese her şeyi anlatıyordum… Sanki içlerinden biri bir an beni duyacakmış gibi halkın arasına karışmış olup bitenlerden bahsediyordum. Yaralı asker yorgunluktan daha fazla ayakta duramadı. Halkın arasından birileri onu alıp götürdü. Ben anlatmaya devam ediyordum. Anlattıkça sokakta biriken kalabalık, çığ gibi büyüyordu.

Turna kuşu beni Nene’nin evin götürdü. Evde kimse yoktu. Sadece ağır ağır sallanan bir beşik gözüme çarptı. İçinde dut olan ıslak bir tülbendi emerken beşiğinde bir başına sallanan Yusuf’u gördüm. Kulağına bir dua fısıldayıp beşiği sallayan rüzgâr olduk ben ve turna kuşu… Beşik bir başına sallanırken şehirde yer yerinden oynuyordu. Nene Türkan’ı ve beşikteki Yusuf’u komşusu olan yaşlı bir kadına bırakmış kalabalığın arasına karışmıştı. Şehir halkı kürek, satır gibi eline ne geçirmişse yanına almış, askerimizin yanında tabyaya yürüyecekti. Silahlı bir mücadelede kürek, satır ne kadar etkili olabilirdi ki… Erzurum halkı için bunun bir önemi yoktu. Önemli olan bu mücadelede askerimizi yalnız bırakmamaktı. Aziziye tabyası düştükten sonra şehri Ruslar’ın ele geçirmesi an meselesiydi. Vakit yoktu…  Emir veren, komuta eden yoktu… Doğaçlama bir tepki gelişiyordu ev ev, sokak sokak… Erzurum halkı bu kış günü kaynar bir su gibi tabyalara doğru akıyordu. Her toplum millet olabilmiş değildir. Bizim milletimiz ortak acılardan, ortak sevinçlerden oluşmuş bir havzanın içinde var olmuştur.

Bir kadın… İki çocuğunu evde bırakıp, elinde satırla savaşa giden bir kadın… Bedeni henüz soğumamış şehidine, ağlayamamış bir kadın… Vakit olmakla ölmek kavgasının vaktiydi. Top dağı cennete uzanan dağdı, atılan gülleler cennetin gülleleri… Yüreğini avuçlarında götüren bir sel, akıyordu tabyalara… O selin içinde Şerife Hatun adında cephane taşırken donarak şehit olan bir kadın vardı. O gece tabyalara gidenler arasında birkaç günlük gelin olan Azeri bir kadın vardı. O gece elinde bir taşla Rus askerinden Topdağı’nı geri almaya giden Nesibe Hatun adında bir kadın vardı. O gece tabyalara giden bir Nene Hatun vardı…

Şehirden gelen 2500 kişi Mehmetçikle omuz omuza Ruslar’a karşı Aziziye tabyasında mücadele ediyordu. O sırada Yaşar Emmi adında bir gazinin daha sonraları bir gazeteciye anlattıklarını işitmeye başladım.

“… Urus askerlerinin hepsi ‘Osman teslim’ demeyi öğrenmişler. Başları dara gelince onu söyleyip canlarını kurtaracaklar. Kışlanın içinde dipçiği kime kaldırsak Osman teslim diyor. Başka zaman olsa haydi dinleyelim. Fakat bizimkilerden kadın erkek kanlar içinde bir sürü insan yere serilmiş. Ne Osman dinledik, ne de teslim. Kadınlardan da yararlılık gösterenler pek çoktu. Yanıma rastladığı için gözümle gördüm. Gülizar Kadın, bulgur değirmeni sahanlığı gibi iri bir taşı çatal sakallı Moskof paşasının başına öyle bir indiriş indirdi ki, adamcağız soluğunu bile çıkaramadan cansız devrildi” diyordu Yaşar Emmi. Ben bu savaş alanının üzerinde bir yandan esiyordum bir yandan bu anlatılanları dinliyordum. Nene’yi arıyordu gözüm. Cesaretle eline geçeni, eli silahlı Rus askerlerine sallıyordu. Onun satırı, Ruslar’ın gelişmiş silahlarından daha etkiliydi. Bu olup bitenleri hayretle izliyordum…

Türk tarihinin neresine bakarsanız bakın, onun arka planında bu tür kahramanca çarpışan halkı, bu tür kahramanlık sahnelerini çok göreceksin. Bu gece tanık olduklarım birçok duyguyu aynı anda yaşatan bir serüvendi.

“ İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır. Erkeğin de kadının da cesur ve namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır.

Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler.” diyor ya Napolyon Bonapart, buna tanıklık ettim bu gece yolculuğumda.

8-9 Kasım, Türk tarihine altın harflerle geçen bir zaferi, bana ise bitmek bilmez bir serüvenin revnakdar kuşlarını kazandırmıştı. Bu zafer ordu millet bütünleşmesiyle elde edilmişti. Kadınıyla erkeğiyle ordumuzla bütünleşmişti milletimiz Aziziye Tabyası’nda yaşanan bu hadisede. 8-9 Kasım gecesi bir taraftan çok büyük bir acının yaşandığı, bir taraftan da sönmeyen milli şuurumuzun küllerinden dirildiği gecedir. Turna kuşuyla tanıklık ettiğim bu geceyi, İsmail Habip şöyle anlatıyor:

“Aziziye direnişi, Aziziye istihkâmlarına giren Rus ordusuna karşı Erzurum halkının ilahi ayaklanışıdır. Bu koskoca devleti baltalı, yatağanlı halk yığını yendi. Sandım ki, o badirede o gün alev haline gelmiş binlerce ve binlerce kalp hâlâ toprağın altında soğumak bilmez yakut bir lav parçası gibi duruyor. Varsın, Erzurum topraklarından kar altı ay kalkmasın; o topraklar sıcaktır.”

Aziziye Tabyası’nda gül bahçesi gören yok ama hala gül kokuyor. Gül kokulu o tepeden turna kuşuyla uzaklaşırken üzerime sinen bu koku vesilesiyle şehitlerin şahadet törenine tanıklık etmenin neşesi ruhuma derc olmuştu.

Turna kuşu 20 yaşında kahraman bir kadınla tanıştırmıştı beni. Satırı silahtan daha etkili kullandıran o cesareti aklımdan çıkmıyordu. Zaman bir deniz oldu, turna kuşu bu denizin üzerinde esen bir rüzgâr gibi akıyordu… Rüzgârın sırtında ben akıyordum ta ki yaşlı bir kadının yanına varana kadar. Sevgi dolu bakışlarıyla ahşap kapının önünde genç bir gazeteciyle sohbet ediyor, bir şeyler anlatıyordu.Az ötede esen bir rüzgârdı turna kuşu. Ben rüzgârın sırtında o yaşlı mazbut kadını dinlemeye başladım.

“Satırım durmadan kalkıp iniyordu. Rus askerleri birkaç saat sonra kurtuluşu kaçmakta bulmuşlardı.” Bu duyduklarım sıradan sözler değildi. Yaşlı kadın Aziziye Tabyası’na Yusuf’u evde bırakıp koşan Nene Hatundu. Sırtına bindiğim rüzgar kapıya doğru esmeye başladı. Onlar benden habersiz konuşuyor, ben ise adeta o yaşlı kadının ellerine koşuyordum. Nene anlatmaya şöyle devam etti;

“Tabyadan,  Vankderesi’ne doğru kaçanlar burada da ölümü karşılarında buldular. Düşman birlikleri karşı durmaya vakit ve fırsat bulamadan oldukları yerde diz çöküp aman dilemekten başka bir şey yapamıyorlardı.” O anları bir daha yaşadım. Nene gözleri hiç değişmemişti. Doğduğu gün turna kuşu ile o gözlerle dünyayı gezmiştik şimdi ise o gözler bir milletin anıtlaşan hikâyesini anlatıyordu. Göz göze gelmiştik bir an. O beni görmüyor olsa bile bu gece yolculuğunda ben çok net görüyordum Nene’nin bir bakışla anlattıklarını.

Anadolu’ydu burası… Turna kuşu ile Anadolu topraklarında uçuyorduk.  Tarih boyunca başından geçen sayısız felaketlere rağmen, efsanevî kahramanları sıradağlar gibi abideleşen eşsiz bir coğrafya… Nene Hatun da bu kahramanlardan bir tanesi. O kadının hayatı kaybettikleriyle veya kazandıklarıyla değil, kazandırdığı büyük bir zaferle anılacaktı daima. Biz de onun etrafında esen bir rüzgârdık.

Türk tarihinde kadınlar erkekler kadar cesaretli idi kıymetli. Türk kadını Asya’dan Anadolu’ya kadar bazen askerin yanında bazen cephenin gerisinde ama her zaman cesaretle yurt savunmasında evini barkını bırakıp, malıyla, canıyla, özveriyle mücadele etti. Onlar bu mücadeleyi verirken yeri geldi şehit düştü, ben Turna kuşunun sırtından onların yanına düştüm. Yeri geldi yaralandı, ben Turna kuşunun sırtında yara aldım. Nene Hatun bu kahramanlığın, beşikte yalnız bıraktığı Yusuf ise böyle bir kahramanlık sonrası yetim bırakılan neslin simgesel adı oldu.. Eğer bir toplumda kahramanınız veya önemli olaylar çok fazla ise bu tip önemli olayların detayına fazla inilmez maalesef. Çünkü alışkanlık kesb eder, toplum buna alışır.

Nene tabyada kan ter içinde Rus askerine karşı mücadele verirken bir mektup gözlerimin önüne geldi. Çeperli köyünün muhtarı tarafından savaştan yıllar sonra dönemin Milli şefi İsmet İnönü’ye Nene Kırkgöz ‘ün ağzından yazılan, 18 Ağustos 1943 tarihli bir mektuptu. Ben savaş anında yıllar sonra yazılacak bir mektubu okumaya başladım. Şaşkınlıktan tabyada verilen mücadeleyi göremez olmuştum o sıra. Bir gece yolculuğunda bunlar olağan hadiselerdi gerçi…

“Bizler, 93 Osmanlı-Rus harbinin Erzurum civarındaki AziziyeTabyası’nda vuku bulan meşhur savaşın kahramanıyız. Bu çok eski düşmanımızı vatanın harimi ismetinden sökerek atmış ve göklere kadar çıkan zafer destanını yaratmıştık. (…) Bu ölmez zaferin yadigârı bizler, her birimiz, yüzer yaşındayız. Hiçbir sığınacak yerimiz ve tutunacak hiçbir desteğimiz yoktur. Belediyeden ayda dört lira maaştan başka bir şey görmüyoruz. Geçen sene birer meccani (bedava) ekmek veriyorlardı, bu sene o ekmeğimizi de kestiler. Şimdi aç ve muhtaç bir vaziyetteyiz ve dileniyoruz da. Bizlere icapeten nakdi ve fiili yardımın yapılarak bu çetin ve acıklı vaziyetten kurtarılmaklığımızı yüksek ve derin saygılarımızla diler ve arz ederiz.”

O mektubu oğlu Yusuf’un gözleriyle okudum kahramanlarıyla övünen lakin onları kısa zamanda unutan bir milletin Yusufları bir daha kuyulara düşmesin diye. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde muhafaza edilen bu dilekçeyi ben Yusuf’un gözleriyle turna kuşunun sırtında Nene canla başla çarpışırken okudum. Yusuf ise bu mektubu beşikte bir başına sallanırken okudu. Yusuf’un gözleri annesini yanına çağırıyordu, kalbi ise milleti için atıyordu…

Nene Kırkköz adına muhtarın yazdığı bu mektup vesilesiyle TBMM tarafından 1950’li yıllarda Vatani Hizmet Tertibi’nden 170 lira maaş bağlandı. O yıllara kadar sahip çıkılmayan Nene, bu tarihte üçüncü Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa’nın gayretleriyle, aradan yarım asır geçtikten sonra hatırlandı.  Ama Nene hiç bir zaman bu vefasızlığa sitem etmedi. Adına bir tören düzenlendi. “Üçüncü Ordunun Nenesi” unvanı verildi.

1952 yılında Erzurum’da zafer bayramı kutlanıyordu. Farkına yeni varılmış bir kahramanın onurlandırıldığı günlerdi. Gecikmiş ihtiyar günler… Ben o kalabalık arasında küçük bir ağacın dalında esen rüzgarın içindeydim. Yalın ve yorgun bir rüzgar… Türkiye’ye gelen NATO Kuvvetleri Başkumandanı General Ridgway, Nene Hatun’u da ziyaret etmek istemişti. Elini öptü. Ben de o sıra Nene’nin eline sarılan bir esintiydim. NATO komutanı, yeni bir savaş olduğunda katılıp katılmayacağını sordu. Gözlerinin ışığı sadece birkaç yıl daha dayanacak olan, Aziziye savunmasının izleri zihninde bir gidip bir gelen, 95 yaşındaki kahraman Türk kadını heyecanla “Tabi giderim…” diye cevap verdi. Bu cevap üzerine heyecanlanan General Ridgway daha sonra şu sözleri söyledi:

“Birçok milletler, kahramanlarını sadece kahramanlık sanatı olan ordularının içinde ararlar ve ancak böylelikle bulurlar. Türklerde ise hakikî kahramanlar, akla gelmeyen mütevazı köşelerin iddiasız sakinleridir. Çünkü onlar kahramanlık iddiasında da değillerdir. Buna ihtiyaçları da yoktur. Çünkü kahraman olarak yaratılmışlardır. Aziziye mucizesinin sırlarını Nene’nin sözünden ve yüzündeki çizgilerden öğrendim. Öğrendim ki Nene efsane değil, bir hakikattir.

Ben de bu hakikate tanıklık ediyordum çıkmış olduğum bu yolculukta. Bir millet düşünün 1683 den başlayan bir gerileme var. Ve 1923 de son buluyor bu gerileme. 1923’e kadar devamlı savaş içerisinde yaşamış. Bu durumda bile hiçbir zaman sitem etmemiş bir millet düşünün. Sadece mücadele etmiş millet…

Turna kuşu ve ben durmadan ama durmadan yol alıyorduk zamanın kanyonları arasında. Nene’nin kızı Türkan hala bir pencerenin önünde bekliyordu. Lakin geçirmiş olduğu felç sonrası hayat ona daha çetindi şimdi. Penceren her baktığında biz de Turna kuşu ile onun karşısına geçiyor, içine teskin edici bir his düşürüyorduk. Türkan’ın omuzlarında bir kahramanlık hikayesinin garip evladı olmaktan daha ağır bir yük yoktu aslında. Savaşa giderken beşikte bıraktığı oğlu Yusuf ise Çanakkale’de şehit düştü uykusunda Nene’nin kardeşi Hasan’la beraber ortak kaderin ezberini yapar gibi.

Sitenin tüm hakları zirve2000.com'a ait olup, izinsiz alıntı yapmak yasaktır.